İşte tarihteki ilk bisiklet
İlk bisikleti kimler nasıl ve neyle yaptı?
Fikir nasıl ortaya çıktı? Ortaya atılan proje nasıl
geliştirildi. Bu yazı dizisinde bisikletin icadı ve kısa
tarihini bulacaksınız...
Geçen
bültenimizde başladığımız 1964 basımı Doğan Kardeş
Yayınları’ndan çıkan Resimli Bilgi ansiklopedisindeki
bisiklet hakkındaki yazılara devam ediyoruz. Günümüzden 40
yıl önce yayınlanmış bir ansiklopedide bu kadar teferruatlı
ve güzel anlatılmış bilgilerin bulunmasına sevinmek mi
üzülmek mi gerek bilinmez. Türkiye’de 60’li yıllarda bile bu
kadar güzel yayınların bulunması ülkenin nasıl bir gelişme
gösterdiğinin bir kanıtı. Öte yandan hem günümüzde
yaşadığımız kültür yozlaşmasını düşünüp, hem de 60’li
yıllarda Türkiye’de nasıl bir bisiklet bilincinin
bulunduğunu (bisiklet ehliyetini yaşı büyüklerimiz
hatırlayacaklardır) görünce „nereden nereye“ deyip
hayıflanmamak da elde değil.
Lafı fazla uzatmayıp bisiklet hakkındaki malumata gecelim
isterseniz. Bu sayımızda kısaca bisikletin doğuşunu
anlatacak, bir sonraki sayımızda ise 60’li yıllarda bisiklet
tekniği, nasıl bisiklet seçildiği konularına bakacağız.
Virgülüne dokunmadan alıyoruz:
Bisiklet
Bugün yeryüzünde 100
milyondan fazla bisiklet var : Caddelerin her gün yeni yeni
otomobillerle dolup taşmasına, son modellerin bütün rahatlık
ve gösterisine rağmen halkın en çok tuttuğu taşıt yine de
bisiklettir. Bisikletin özellikle şehir içinde sağladığı
kolaylıkları düşünecek olursak bunların bir otomobilin
sağladığı imkânlardan hiç de aşağı kalmadığını görürüz.
Birincisi, bisiklet nispeten basit bir makinedir. Uzun ve
pahalı bir bakimi gerektirmez. Üstelik çok az yer tutar.Bir
duvar kenarına ya da bir apartman holüne rahatça
bırakabiliriz. Trafiğin sıkışık olduğu bir caddede
sıralanmış otomobilleri düşünün. Bisikletli biri bütün bu
taşıtların arasından kolayca sıyrılarak kendine yol bulup
ilerleyebilir. Bisikleti karıncaya benzetmek hiç de yanlış
olmaz: kendinin 10 misli ağırlığındaki yükü taşır,
karıncadan çok daha hızlı yol alır… Bisikletinize saatte
15-20km’lik bir hız sağlamak isterseniz yürürken
harcadığınız enerji kadar bir enerji sarf etmeniz yeter.
Yerin düz veya çukurlu olusu bisiklet için hiçbir engel
meydana getirmez. hiçbir taşıtın giremediği yerlere kolayca
girip çıkabilir. Açık havada yaptığımız bir bisiklet
gezintisi, bize tabiatın güzelliklerini içimize sindire
sindire seyretmek imkânını verir. Gittikçe telaşçı ve
aceleci olan çağımızda bisiklet özgürlük ve iç huzurun bir
timsalidir.
Bisikletin Kısa Tarihi
Tekerleğin pek eski
çağlarda meydana getirilmiş olmasına rağmen bisikletin keşfi
çok yeni sayılır. Bisiklete benzer makinelerin ilk olarak
18’inci yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıktığını görüyoruz.
Bisiklet, birçok makinenin uğradığı talihsizliğe uğramamış,
icadıyla birlikte başarıya ulaşmıştır. Ufak bir gayretle bu
kadar çabuk ve kolay yol almanın sırrına o yıllarda kimse
akil erdirememişti.
1791
Bisiklet Fransa’da doğdu.
İki tekerlekli bir oyuncak yapmayı düşünen Sivrac Kontu ilk
olarak „bisiklet“ fikrini de gerçekleştiriyordu. Pedalı
olmayan bu acayip makinenin
(Celerifere) üzerine oturan kimse taşıtı ayaklarıyla yeri
teperek yürütmek zorundaydı. İki tekerlekli taşıtın üzerine
Badois’li Baron Drais bir gidon ve bir sele oturttu ve buna
Draisienne adini verdi. Draisiennelerin yavaş yavaş öbür
ülkelere de yayıldığını görüyoruz. Önceleri halkın büyük bir
tedirginlikle karşıladığı bu acayip taşıt sonraları moda
oldu.
1861
Pierre ve Ernest Michaux
adında baba-oğul iki Fransız Draisiennein ön tekerlek
göbeğine pedal taktılar. İşte bu olay, gerçek bisikletin
doğuşuydu. Böylece makineyi sürerken insan enerjisinden
düzgün biçimde yararlanmak mümkün oluyordu. Bundan sonra
bisiklet hastalığı bütün Avrupa’da yayılmaya başladı.
Michaux’larin Velo adini verdikleri taşıt Velocipede ismi
altında İskoçya’ya girdi. Kirkpatrick Mac Millan adında
birinin propagandası bu ülkede de Velosiped salgınına sebep
oldu.
1864’te Michaux’lar
Fransa’da bir Velo fabrikası kurdular. O yıl 142, ertesi yıl
da 400 Velo yapan fabrikada 200 işçi çalışıyordu.
1865
İngiltere’de Velocipede
yapımı isine ilk olarak Coventry Dikiş Makineleri Şirketi el
attı. Demir telli tahta tekerleklerden meydana gelen bu
basit taşıta sarsak adi takılmıştı.
1875
Bu tarihe kadar yapılan
Velocipede (velospit)’lerde pedalın bir dönüsü tekerleği de
ancak bir defa döndürebiliyordu. Bundan ötürü Velocipedein
hızının ön tekerleğin büyüklüğüne bağlı olduğu sanıldı:
Tekerlek ne kadar büyürse taşıt da o kadar hızlı gidecekti.
Böylece ön tekerleğin çapı 75sm’den 162sm’ye kadar artarken
arka tekerlek de 30sm’ye kadar küçüldü. Artık Velocipede
bütünüyle oransız bir biçim almıştı. Üstelik bu kadar yüksek
bir bisikletin üzerine çıkıp oturmak ancak çok uzun boylu
kimselerin başarabileceği bir isti (Kısa boylular üç
tekerlekli velocipede’le yetinmek zorundaydılar).

Ayna dişlisinin ve
rublenin icada bu acayip duruma son verdi. Ayna dişlisi
kadro üzerine takılan pedallara, daha küçük olan ruble de
arka tekerlek göbeğine takıldı. Her iki dişli bir zincir
aracılığıyla birbirine bağlandı. Öndeki büyük dişliyi pedala
bir defa döndürmek arkadaki küçük dişlinin birkaç defa
dönüsünü sağlıyordu.
1888
19’uncu yüzyılın çukur ve
hendekli yollarında tahta tekerlekli v elocipedele
dolaşmak bir zevk olmaktan çok bir eziyetti. İşte bu
tarihlerde J.B.Dunlop adında bir İngiliz’in önemli bir
bulusu velocipede’i sarsıntılı bir taşıt olmaktan çıkararak
rahat ve kullanışlı bir duruma getirdi. Bununla birlikte
velocipede’in karsılaştığı zorluklar bitmiş değildi. Arka
tekerlekler, ayna dişlisinin yardımıyla dönerken pedallar da
beraber dönüyor, yokuş aşağı inerken bile pedal çevirmek
gerekiyordu.
1900 yılında arka göbek’e
uygulanan bir düzen, rubleyi arka tekerlekle birlikte
sürekli olarak dönüşten kurtardı. Böylece pedalların
gerektiğinde kullanılması sağlanmış oldu. Bugünkü görünüş ve
yapısını kazanan Velocipede (velospit)’e daha sonraki
yıllarda bisiklet adi verildi: (Lâtince, bi = çift, iki ;
Yunanca, kukos = daire, tekerlek). [
Bu yazı ve
resimler
Haber7 sitesinden alınmıştır...] |